Osmanlı Devleti Ne Demek

1-) on dördüncü asrın başından yirminci asrın ilk çeyreğine kadar hüküm süren dünya tarihinde şerefli ve en uzun ömürlü bir hanedanın kurduğu devlet. Asr-ı seadet ve Hulefa-i Raşidin devirlerinden sonra Hak ve adalete riayette en üstün seviyeye yükselen Müslüman Türk Devleti.

Osmanlı kudretinin doğuşu: Anadolu Türklüğünü yeniden birliğe kavuşturan, yayılmasını ve güçlenmesini sağlayan Osmanlı hanedanının ortaya çıkışı meselesi, Batı Anadolu’nun Uç bölgesinde yeni bir Türkiye’nin doğuşu ile sıkı sıkıya bağlıdır. Osmanlı hanedanının mensup bulunduğu Oğuzların sağ kolu olan Günhan kolunun Kayı boyu, dokuzuncu miladi asırdan itibaren Selçuklularla beraber Ceyhun Nehrini geçerek İran’a geldi. Rivayetlere göre Horasan’da Merv ve Mahan tarafına yerleşen Kayılar Moğolların tecavüzleri üzerine yerlerini bırakarak Âzerbaycan’a ve Doğu Anadolu’ya göç ettiler. Bir rivayete göre Ahlat’a yerleşen Kayılar oradan Erzurum ve Erzincan’a daha sonra Amasya’ya gelerek oradan Haleb taraflarına göç ettiler. Bir kısmı Caber Kalesi civarında kalırken diğer bir kısmı Çukurova’ya gitti. Çukurova’ya gelenler, daha sonra Erzurum civarında Sürmeliçukur’a vardılar. Aralarında çıkan ihtilaf üzerine bir kısmı asıl yurtlarına dönerken, Ertuğrul ile kardeşi Dündar’ın emrindekiler, bir müddet Sürmeliçukur’da kaldıktan sonra, Moğolların batıya akınları üzerine Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubad’a müracaat ederek Karacadağ taraflarındaki Rum hududuna yerleştirildikleri söylenirse de bu, tarihi hakikatlere pek uygun düşmemektedir.

Gündüz Alp’i Ertuğrul Gazinin babası olarak gösteren ve bugün ilim aleminde kabul edilen diğer bir rivayete göre ise Gündüz Alp’in Ahlat’ta vefatından sonra oymağın başına geçen oğlu Ertuğrul Gazi buradan hareketle Erzincan’a ve oradan da Bizans sınırına yakın olmak gayesiyle Karacadağ mıntıkasına gelmiştir. Muhakkak olan bir şey varsa o da Ertuğrul Gazi liderliğindeki Kayıların on üçüncü yüzyıl ortalarında Ankara’nın batısında bulunmalarıdır. Sonraları, tahminen 1231 yıllarında, Sultan Alaaddin’in kendilerine ıkta olarak verdiği Söğüt ve Domaniç’e gelip yerleşmişlerdir.

Diğer taraftan Moğollar, Orta Asya Türklüğünü ve medeniyetini imha ederken, istilanın dehşeti karşısında, onların kılıcından kurtulan büyük göçebe kitleleri, şehirli alim, tacir, edebiyatçı ve sanatkarlar da Anadolu’ya sığınıyordu. Muhaceret dalgaları Selçuklu hududunda eskiden beri mevcut göçebeler üzerine yeni Türk boylarını birbirine karıştırıyor ve uçlardaki yoğunluğu süratli bir şekilde artırıyordu. Kaynakların kayıt ve tasvirine göre Âzerbaycan ve Arran (Karadağ) ovaları ile vadileri karıncalar gibi kaynaşıyor ve göç dalgaları buradan Türkiye’ye akıyordu. Böylece Moğollardan kaçan Türkmenler, Anadolu’ya nüfus ve hayatiyet getiriyor ve siyasi parçalanmaya rağmen bu memleket, yeni bir kudret kazanıyordu. 1261’den itibaren Moğol kontrolünün nispeten zayıf bulunduğu ve Türkmen nüfusunun gittikçe kuvvetlendiği Kızılırmak’ın batısındaki bölgede (Kastamonu-Ankara-Akşehir-Antalya hattının batısında) uç beylikleri ortaya çıktı. Eskişehir, Kütahya, Afyon ve Denizli, Selçuklu-İslam kültürünün yerleştiği uç merkezleri olarak yükselip Gazi Türkmenlerin faaliyette bulunduğu en ileri uc bölgesiyle Selçuklu iç bölgesi arasında bir ara bölge haline geldiler. Uc bölgelerinde ortaya çıkan Türkmen beylikleri arasında Konya’ya hakim olan Karamanoğulları en kuvvetlisi görünüyor ve Selçukluların varisi olduğunu iddia ediyordu. Batı Anadolu’da Aydınoğulları devrin şartlarına göre mükemmel bir donanma kudretine sahip bulunuyordu. Göçebe bir kavmin süratle denizci olması ve Adalar (Ege) Denizini alt üst eden gazalarıyla hayranlık uyandırması şaşılacak bir gelişmeydi. Bu devir Anadolu’sunda yine mühim sayılabilecek bir güce sahip bulunan Germiyanoğulları, Karesioğulları, Menteşeoğulları, Saruhanoğulları, Hamidoğulları ve Candaroğulları beyliklerinden her biri kendi hesabına yayılma mücadelesine girişti. Bunlar arasında Söğüt’te kurulan Osmanlı beyliği en mütevazi bir durumda bulunuyordu.

Ertuğrul Bey, tahminen 90 yaşında olduğu halde, 1288’de vefat ettiğinde Osmanlı Beyliği; Karacadağ, Söğüt, Domaniç ve çevresinde 4800 kilometrekarelik mütevazi bir toprak parçasına sahipti. (Bkz. Ertuğrul Gazi). Ertuğrul Beyin vefatından sonra uçtaki Oğuz aşiretlerinin ittifakıyla Kayı boyundan olduğu için Osman Bey hepsine baş seçildi. Diğer Anadolu beyleri birbirleriyle uğraşırken Osman Bey, Bizansla mücadele etti. Bu sayede 1288’de Selçuklu sultanının gönderdiği hakimiyet alametlerini alan Osman Gazi böylece kendi nüfuz mıntıkasını ve oradaki reayayı Bizans’a ve komşu beylere karşı koruma mesuliyetini yüklenmiş oldu. Çevresine aldığı Samsa Çavuş, Konuralp, Akçakoca, Aykutalp, Gazi Abdurrahman gibi aşiret beyleriyle birlikte fetih hareketini başlatan Osman Gazi kısa sürede İnönü, Eskişehir, Karacahisar, Yarhisar, İnegöl ve Bilecik’i zaptetti. Bilecik’in fehti ve Osman Beyin beylik merkezini buraya nakletmesiyle; Anadolu Selçuklularında Moğollara karşı girişilen başarısız Sülemiş isyanı neticesinde Sultan Üçüncü Alaaddin Keykubad’ın kaçması hemen hemen aynı tarihlere rastladı. Bu sebeple Selçuklu Devletinin başsız kalması neticesinde daha serbest hareket etmeye başlayan Osman Gazi, istiklalini ilan etti (27 Ocak 1300). Bölgenin ve Bizans’ın içinde bulunduğu durumdan istifade eden Osman Beyin kuvvetleri Bursa önüne kadar akınlarda bulunuyordu. Lefke, Mekece, Akhisar, Geyve ve Leblebici kalelerinin fethinden sonra Osman Gazi askeri harekatın başına oğlu Orhan Gaziyi getirdi (1320). Osman Gazi bundan sonra ölümüne kadar teşkilat meseleleriyle meşgul oldu (Bkz. Osman Gazi). 1324 veya 1326’da öldüğü tahmin edilen Osman Bey vefat ettiği sırada Bursa Osmanlıların eline geçti. Bursa’nın zaptından sonra beylik merkezi buraya nakledildi ve şehir yeni binalarla süslendi. Gerçekte Selçuklunun tarihten çekilmesiyle Anadolu bir virane görünümünde idi. Çünkü Moğolların Anadolu’daki tesiri hala hissediliyordu. Ancak Selçukludan kalan kıymetli hazineler vardı. Bunlar din, dil ve alfabe birliğiydi. Bunun ruhu da gaza aşkı idi. Osmanlı bunların hepsini kendisinde toplamıştı. Dil, din ve alfabe birliği sayesinde halk sınır tanımıyordu. Gaza aşkı ve şehit olma isteği her an Hıristiyanlarla gaza eden Osmanlı Beyliğine büyük fırsatlar verdi. İşte bu aşk ve şevkle diğer beylerin tebası Osman eline göç etti veya en azından onların muvaffakiyeti için gönülden dua etti. Âlimler de aynı yolu takip ederek, Edebali, Davud-ı Kayseri, Dursun Fakih gibi büyükler Karaman ülkesinden kalkıp, Osmanlı toprağına kondular ve kültür faaliyetlerini başlattılar.

Orhan Gazi devrinde Bizans’a karşı kazanılan Pelekanon Muharebesinden sonra İznik fethedildi (1330). Orhan Gazinin 1361’e kadar olan hükümdarlığı devresinde Osmanlı Devleti kardeş beyliklerin üzerinde hakim bir güç haline geldi. Daha önce Ege ve Rumeli’de Karesi, Saruhan ve Aydınoğulları gaza hareketinin öncüleri durumunda idiler. Ancak Karesi beyliğinin ilhakı ve Aydınoğlu Gazi Umur Beyin Haçlı saldırıları karşısında İzmir Limanını kaybetmesi üzerine bu bölgedeki gaza liderliği Orhan Gaziye geçti. Bu sırada Bizans’ta başgösteren iç savaş ve Kantakuzen’in Gazi Beylerle ittifakı Türklerin Rumeli’ye geçişini kolaylaştırdı. Orhan Gazinin oğlu Süleyman Paşanın destanlara konu olacak mahiyette gerçekleştirdiği Rumeli’ne geçiş, Türk tarihinin en büyük hadiselerinden biri oldu. Evvela Çimbe Hisarını ele geçiren Süleyman Paşa burayı bir üs olarak kullanmaya başladı. Daha sonra Biga’da topladığı orduyu Güney Marmara kıyısında Kemer limanından gemilerle karşıya naklederek Bolayır’ı zaptetti. Ardından kuvvetlerini iki kola ayırarak bir taraftan Gelibolu’ya öbür yandan da Trakya’ya karşı iki uç kurdu ve muntazam gaza akınlarına başladı. 1354 yılında Gelibolu’nun zaptı ile bu ilk Rumeli fatihleri yarımadanın fethini tamamladılar. 1357’de veliaht Süleyman’ın ve ardından Sultan Orhan Gazinin vefatları (Bkz. Orhan Gazi). Rumeli’deki fetihlerin bir müddet durmasına sebep oldu ise de Sultan Birinci Murad (1361-1389) Anadolu’da birliği sağladıktan sonra tekrar Rumeli cihetine yönelerek Osmanlıların Avrupa’da sağlam bir şekilde yerleşmesini sağladı. 1362’de Edirne fethedildi. Haçlı kuvvetlerine karşı 1364’de Sırpsındığı, 1371’de Çirmen zaferleri kazanıldı. Bu fetih ve zaferlerin sonunda Osmanlılar kati olarak Avrupa’da yerleştiler ve tesir sahaları bütün Balkanları içine alan bir genişliğe erişti. Bulgaristan ve Sırbistan Osmanlıları metbu olarak tanıdı. Osmanlı kuvvetleri, üç koldan harekata devamla Kuzey Makedonya, Niş, Manastır, Sofya ve Ohri’yi aldılar. Diğer taraftan Anadolu’da Türk birliğinin sağlanması için mücadele veriliyordu. Hamidoğulları Beyliğinden Akşehir, Beyşehir, Seydişehir, Yalvaç, Şarkikaraağaç ve Germiyanoğullarından da Kütahya, Tavşanlı, Emet, Simav ve çevresinin Osmanlılara geçmesi, Karaman-Osmanlı münasebetlerini gerginleştirdi. Çok geçmeden de iki devlet arasında harp çıktı. Ancak Karaman kuvvetlerini bozguna uğratan Osmanlılar bir müddet için bu beyliğin saldırılarından emin oldular. Öte yandan Osmanlıları Balkanlardan atmak üzere, Sırp, Bosna, Macar, Ulah, Arnavut, Leh ve Çek kuvvetlerinden oluşturulan büyük Haçlı kuvvetlerinin, 20 Haziran 1389’da Kosova’da yok edilmesi tarihe, örnek imha hareketlerinden biri olarak geçti. Türk tarihinin mühim hadiselerinden biri olan Kosova Meydan Muharebesi, Doğu Avrupa’nın mukadderatını da tayin etti. Balkan Yarımadasını asırlar boyunca Türk hakimiyeti altına koyan bu zafer sonunda, Sultan Murad-ı Hüdavendigar bir Sırplı tarafından şehit edildi. (Bkz. Murad Han-I)

Ertuğrul Gazinin oğlu Osman Gaziye bıraktığı 4800 kilometrekarelik beylik 43 yıl içinde 3 mislinden daha fazla büyüyerek 16.000 kilometrekareye ulaştı. Orhan Gazi ise babasından devraldığı devletini 6 kat daha büyüterek 95 bin kilometrekareye çıkardı. Nihayet Murad-ı Hüdavendigar 1361-1389 yılları arasında devletini beş misli daha büyüterek 500 bin kilometrekareye yükseltti. Artık aşiretten beyliğe geçen Osmanlı Devleti imparatorluğa hazırlanıyordu ve gayesini de çizmişti.

Biz ol nesl-i kerim-i dude-i Osmaniyanız kim

Muhammeddir serapa mayemiz hun-i şehadetten

Biz ol ali-himem erbab-ı cidd-ü ictihadız kim

Cihangirane bir devlet çıkardık bir aşiretten.

Gerçekten de bir aşiretten cihangir bir imparatorluğa giden yolda Osmanlı hanedan mensuplarının kudret kaynakları incelenecek olursa devletin temelleri ve şaşırtıcı yükselişi daha iyi anlaşılır. Nitekim, Fransız tarihçisi Grengur da “Bu yeni imparatorluğun teessüsü, beşer tarihinin en büyük ve hayrete değer vakalarından biridir” demektedir.

1. Osman Gazi ve haleflerinin gerçekleştirdiği fetihler Anadolu halkı için yeni bir gaza ve yerleşme sahaları açmakta idi. Osmanlıların daimi olarak cihadla meşgul olduğunu gören Anadolu’da yiğit ve savaşçı gaziler gittikçe artan bir sayıda Rumeli uclarına intikal ediyordu.

2. Samsa Çavuş, Konur Alp, Akçakoca, Aykut Alp, Gazi Abdurrahman, Hacı İlbeyi ve Evranos Gazi gibi hareket serbestisi olan, emirlerin idaresinde toplanan kuvvetler, devamlı taarruz ve ilerlemeyle yeni hatlara yerleşiyorlar ve akınlar devam ediyordu.

3. Fethedilen bölgelere, Anadolu’dan göçen yörük ve köylü kitleleri, alp-erenler, dervişler, ahiler öncülük etmekteydiler. Onlar gazilerin yanında hatta bazan ilerisinde zaviyeler kurarak sonradan gelen köylüler için tutunma ve toplanma merkezleri meydana getiriyorlardı.

4. Anadolu’dan gelen fakir köylülerle ırgatlar, zaviye etrafında ekseriya derviş adı altında, bazı yükümlülüklerden muaf olarak toprağı işlemekte ve bir Türk köyünün doğmasına yol açmakta idiler. Nitekim Trakya’da köy adlarının büyük çoğunluğu bu gibi derviş, şeyh veya fakihlerin isimlerini bugün bile taşımaktadır.

5. Osmanlı fetihleri yalnız kılıçla değil, daha çok istimalet denilen uzlaştırıcı ve sevdirici bir politika neticesinde gerçekleşmekteydi. Osmanlı idaresinin İslam şeriat hükümleri çerçevesinde gayr-i müslimlere can ve mal güvenliğiyle dinlerinde serbestlik tanıması, onların gitgide İslamiyetle şereflenmelerine yol açıyordu. Yine bu durumun neticesi olarak çok defa, geniş bölgeler, şehir ve kasabalar kendiliğinden Osmanlı hakimiyetini tanımakta idiler.

6. Osmanlılar Anadolu’da Hıristiyan varlıklarını ve idare tarzlarını bozmayarak onları kendi nüfuzları altına aldılar. Bu müsadeyi Rumeli’de daha geniş surette ve onların eski varlıklarını muhafaza etmek üzere tatbik ettiler. Baştan başa Hıristiyanlarla meskun olan Balkan Yarımadası halkı kısa zaman içinde bu tarzdaki adilane hareket ve idari siyasetteki incelik sayesinde İslamiyeti seçti.

7. Balkanlarda Bizans İmparatorluğunun bozulmuş olan idare tarzı neticesinde, ağır ve keyfi vergiler, soygunlar ve asayişsizlik yayılmıştı. Buna mukabil Türklerin disiplinli hareketleri, feth edilen yerlerin halkına karşı adaletli, şefkatli ve taassuptan uzak bir siyaset takip etmeleri, vergilerin tebaanın ödeyebileceği şekilde tertip edilmiş olması ve bilhassa mutaassıp Ortodoks olan Balkan halkını Katolik mezhebine girmek için ölümle tehdit edenlere karşı Türklerin buralardaki unsurların dini ve vicdani hislerine hürmet göstermeleri, Balkanlıların Katolik tazyikine karşı Osmanlı idaresini bir kurtarıcı olarak karşılamalarına sebep oldu.

8. Osmanlı fetihlerinin en bariz vasfı gelişigüzel, sergüzeşt ve çapul şeklinde değil, bir program altında şuurlu bir yerleşme halinde tecelli etmiş olmasındandır. Bu da fethedilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve yeni idareden memnun olmalarına yol açtı. Fetih programının esaslarından biri de yeni elde edilen stratejik yerlere, büyük ve mühim şehir ve kasabalara Anadolu’dan göçmenler getirilerek yerleştirmek suretiyle muhtelif kısımlara ayrılıp şehir ve kasabalarda derhal ilmi ve ictimai müesseseler vücuda getirilmiştir.

9. Nihayet Balkan fetihlerinin gelişmesinde ve istikrarında, asırlarca evvel Balkanlara gelerek yerleşen ve daha sonra Hıristiyanlığı kabul etmiş olan fakat Türklüğünü unutmayan Peçenek, Kuman, Gagavuzlar ile Vardarların da etkili olmaları ihtimal dahilindedir.

Osmanlı Beyliği daha kurulduğu andan itibaren askeri, adli ve mali teşkilatla işe başladı. Bilhassa askeri işlere fazla ehemmiyet verilerek muvaffakiyetin sebepleri hazırlandı. Fakat bu zahiri kudret tamamen ayrı dinde olan yabancı bir bölgede yani Balkanlarda yayılma ve yerleşme için kafi değildi. Ancak bu iş daha çok manevi ve ruhi sebeplere öylesine göz kamaştırıcı bir hızla ve şuurlu bir biçimde oldu ki, bugün dahi düşünenleri hayretler içinde bırakmakta ve 20. asırda dahi misli görülmemiş bu hareket, dün olduğu gibi bugün de yerli yabancı nesillerin hayranlığını çekmektedir. Nitekim zamanın tarihçi, düşünür ve ilim adamları bu hususta şunları söylemektedirler:

“.... Osmanlıların hoşgörüleri, ister siyaset, ister halis insaniyet neticesiyle meydana gelmiş olsun, Osmanlıların yeni zaman içinde milliyetlerini tesis ederken dini, hürriyet ilkesinin siyasetinin temel taşı olarak kabul eden ilk millet olduğu itiraz kabul etmez bir durumdur. Hıristiyan dünyasındaki arası kesilmeyen Yahudi ta’zibatı ve engizisyona rağmen, muavenet mesuliyeti lekesini taşıyan asırlar esnasında Hıristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında ahenk ve vifak, uygunluk, içerisinde yaşıyorlardı...” (Gibbons).

“.... Kur’an-ı kerimi tanıyanların zihnine ve hafızasına nakşedilmiş olan prensipler, onları yeryüzündeki insanların en insaniyetlisi en hayırseveri haline getirmiştir. Bütün bu faziletlere rağmen Ecnebilerin (Avrupalıların) barbar demesi, yırtıcı bulması, savaşlarına göre hüküm vermesinden ileri gelir. Gerçekten Müslümanlar canlarını esirgemeden savaşırlar, düşmanları aynı zamanda dinlerinin de düşmanıdır. Bu şecaat Türklere sadece dinlerinden değil, aynı zamanda milli karakterlerinden gelir. Ama bir milletin gerçek karakteri savaş alanının silah gürültüleri arasında tayin edilemez. Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların faziletlerini değerlendirmeli, törelerin karakter ve fiillerindeki tesirlerini muhakeme etmeli, onları barış zamanındaki örf ve adetleri içinde incelemelidir. Filhakika Türkler, savaşta ne kadar sert, ne kadar mağrur ve yırtıcı iseler, barışta da o kadar sakindirler. En büyük kahramanlıkları gösteren, gözlerini kırpmadan ateşe atılan bu insanlar, günlük hayatlarına döndükleri zaman gerçek karakterlerini alırlar. O zaman onların beşeri duygularla dolu hayırsever kimseler olduğu anlaşılır.

Bu duygu bütün Türklere şamildir. Hepsinin de ruhuna öylesine derin bir şekilde işlemiştir ki, savaşta birer cesaret timsali olan bu kimseler, barışta fakir babası, düşkünün dostu olurlar. İçlerinde en kötüsü en hasisi bile yine de bir vazife olarak iyilik etmekten çekinmez....” (D’ohsson).

Netice olarak Osmanlı Devleti, kavimler, dinler ve mezhepler arasında sağlam bir ahenk, halk kitleleri arasında hiçbir fark ve tezada müsaade etmemekle, dünya tarihinde milletler arası en kudretli ve cihanşümul bir siyasi varlık teşkil etti. Osmanlı Devleti ve sultanlarının davaları da kendi tabirleri ile “Nizam-ı alem” üzerinde toplanıyor, koca devletin hikmet-i vücudu ve cihadı da, milli, İslami ve insani esaslara bağlı bulunan bir cihan hakimiyeti düşüncesine dayanıyordu.

Bu düşünce, gerçekten Türk-İslam tarihinde en yüksek derecesini bulmuş ve müstesna bir kudret kazanmıştı. Bu büyük siyasi varlık, eski ve yeni devletlerden farklı olarak, ne dışta istila tehdidlerine ve ne de içeride çeşitli ırk, din, mezhep mensupları ve grupların huzursuzluk endişelerine maruz bulunuyordu. Osmanlı cihan hakimiyeti ve dünya nizamı ideali, şüphesiz milli şuur ve uyanış yanında asıl kaynağını İslam dini ve onun cihad ruhundan alıyordu. Şeyh ve evliyanın himmetleri ile yükselen gaza ruhu, küçük Söğüt kasabasından Bursa’ya ve bu medeniyet merkezinden de Rumeli’ne yayılıyordu. Bu arada Osmanlı Devletinin kuruluş ve cihad ruhunun yükselişinde tasavvuf da büyük kudret kaynağı idi. Gerçekten de Osmanlı Devletinin kuruluş ve yükselişinde tasavvuf tarikatleri, şeyhler, veliler ve dervişler birinci derecede rol oynamıştır. Osman Gazi ve haleflerinin etrafı din adamları ve evliya ile dolmuş ve daha ilk günden Osmanlı akınları gaza mahiyetini almıştır.

Nitekim Osman Gazi, damadı olduğu büyük tasavvuf alimi Şeyh Edebali’ye intisab ederek her hususta onunla istişarede bulunurdu (Bkz. Edebali). Kendisinden sonra gelecek Osmanlı sultanlarına da İslam alimlerine hürmet edilmesini, onlara her türlü kolaylığın gösterilmesini ve her işte kendilerine danışılmasını tasviye etti. Osman Gazinin bütün Osmanlı sultanlarının bir anayasa olarak kabul ettikleri ve uyguladıkları, vasiyetnamesinin özü şu şekildedir.

“Allahü talanın emirlerine muhalif bir iş eylemeyesin! Bilmediğini şeri’at ulemasından sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana, itaat edenleri hoş tutasın! Askerine inamı, ihsanı eksik etmeyesin ki, insan ihsanın kulcağızıdır. Zalim olma! Âlemi adaletle şenlendir ve Allah için cihadı terk etmeyerek beni şad et! Ulemaya ri’ayet eyle ki, şeri’at işleri nizam bulsun! Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbal ve hilm göster! Askerine ve malına gurur getirip, şeri’at ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yoludur. Ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa, kuru gavga ve cihangirlik davası değildir. Sana da bunlar yaraşır. Daima herkese ihsanda bulun! Memleket işlerini noksansız gör! Hepinizi Allahü tealaya emanet ediyorum!”

İmparatorluğa Doğru (1389-1451)

Sultan Murad Hüdavendigar’ın şehit olması üzerine cesareti ve savaş anında fevkalade süratli hareketi yüzünden “Yıldırım” lakabıyla anılan oğlu Bayezid Han tahta çıktı. 1390 ve 91’de iki defa Anadolu Seferine çıkan Yıldırım Bayezid, Saruhan, Germiyan, Menteşe, Aydın, Teke ve Hamidoğullarının topraklarını sınırlarına kattı. Karamanoğulları arazisinin büyük bölümünü alırken beyliğe dokunmadı. 1391’de Eflak Seferine çıktı. Eflak ordusunu mağlup ettikten sonra Osmanlı ordusu Tuna’nın öbür yakasına geçti. Selanik alındı. Mora üzerine giden akıncı kolları sınırı hızla genişletirlerken Macar Kralı Sigismund emrindeki Haçlılar Niğbolu önlerine geldiler. Haçlıların gayesi Osmanlı Türkünü Avrupa’dan hatta Anadolu’dan atarak Kudüs Krallığını yeniden kurmaktı. Ancak Avrupa’nın irili ufaklı bütün milletlerinin Kudüs’e kadar uzanan yolda daha ilk ciddi imtihanı vermek üzere Niğbolu’ya saldırdıkları sırada Bayezid Han harekete geçti. Niğbolu muharebesi sonunda Haçlıların zayiatı 100 bin ölü ve 10 bin esir oldu. Niğbolu Muharebesinde Türkleri ilk defa tanıyan ve Yıldırım’ın kumandanlığına ve kahramanlığına hayran olan Korkusuz Jean, esaretten kurtulursa bir daha Türklere karşı kılıç çekmeyeceğine yemin etmişti. Buna karşılık Yıldırım Bayezid Han; “Bir daha benim aleyhimde silah kullanmamak için yaptığınız yemini size iade ediyor, sizi silahlarınızı elinize almaya ve bütün Hıristiyanları bize karşı toplamağa davet ediyorum. Bu suretle bana yeni zaferlerle şan ve şeref kazandıracaksınız.” diyerek kendi kudret ve cihad düşüncesini ortaya koyuyordu. (Bkz. Niğbolu Meydan Muharebesi)

Niğbolu Zaferinin en önemli sonucu Bizans için bütün ümit kapılarının kapanmış olmasıydı. Artık Avrupa’dan hiçbir yardımın gelmesi beklenemezdi. Bundan sonra Yunanistan’a sefer düzenleyen Yıldırım Bayezid, Atina ve Mora’yı aldı. Hazret-i Peygamberin müjdesine kavuşmak üzere İstanbul’u iki defa sıkı bir kuşatma altına aldı ise de bunlardan birincisine Niğbolu Seferi, ikincisine ise Timur Han mani oldu. Fakat Hıristiyan batıya galip gelen Osmanlılar kendileri gibi Türk ve İslam olan doğuya mağlup oldular. Kendisini Cengiz’in mirasçısı olarak gören ve Cengiz İmparatorluğu topraklarının tamamına hakim bir İslam devleti kurmak isteyen Timur, Altınordu Hanlığı gibi Ankara civarında 20 Temmuz 1402’de Osmanlı Devletine de büyük bir darbe vurdu ve Anadolu’yu tekrar parçaladı (Bkz. Ankara Savaşı). Bu yenilginin sebepleri arasında karşı tarafın da askerlik fenni ve yiğitlik bakımından bu taraftaki Türk’e eşit olması yanında Osmanlıların o sırada henüz Anadolu’da birliği sağlayamamış olmalarının rolü büyüktü. Anadolu beyliklerine son verilmişse de beylik yapısı tam olarak ortadan kaldırılamamıştı. Bununla beraber Timur’un devleti onun ölümüyle dağılacak fakat Osmanlıların kurduğu devlet aradan on yıl geçtikten sonra bütün şevket ve azametiyle devam edecektir.

Yıldırım Bayezid’in Ankara Muharebesinde esir düşmesi ve çok geçmeden de esaret hayatına dayanamayarak kederinden vefat etmesi (Bkz. Yıldırım Bayezid Han) üzerine (Mart 1403) şehzadeleri arasında taht kavgaları başladı. (Bkz. Fetret Devri). 1403’ten 1413 yılına kadar devam eden ve fetret devri denilen bu süre sonunda kardeşleri Îsa, Musa ve Süleyman çelebilere galip gelen Mehmed Çelebi, Osmanlıları tekrar bir idare altında toplamaya muvaffak oldu. 1413-1421 yılları arasında tek başına Osmanlı tahtını temsil eden Sultan Çelebi Mehmed, giriştiği muharebelere bizzat katılmakla meşhur oldu. Bu muharebelerde yara alan Padişah, azimli, cesaretli, dirayetli ve kadirşinastı. Zamanında affetmesini ve kalp kazanmasını bilirdi. Aydınoğulları; Candaroğulları ve Karamanoğullarını itaat altına aldı. Fetret devrinde elden çıkan Rumeli’deki toprakların büyük bölümüne yeniden sahip oldu. Şeyh Bedreddin ve Mustafa Çelebi isyanlarını bastırdı. 35 yaş gibi devletine en verimli olabileceği çağda kalp krizinden vefat etti (1421). Sultan Çelebi Mehmed, oğlu İkinci Murad’a adeta yeniden kurarak sağlam temellere oturttuğu bir devlet bıraktı. Bu sebeple kendisi, devletin ikinci kurucusu olarak bilindi. (Bkz. Çelebi Mehmed)

Kahramanlığı yanında bir gönül adamı olan Sultan Murad Han, 1430’da Selanik ve Yanya’yı fethetti. Varna ve Kosova’da Haçlılara karşı giriştiği mücadelede Türk tarihine altın harflerle geçen iki büyük zafer kazandırdı. Sırp despotluğunu ortadan kaldırdı. Kazandığı zaferler ve fetihler neticesinde devleti her zamankinden daha kuvvetli bir hale getirdiği gibi İstanbul’un fethini de yakın bir imkan haline soktu. Bu hükümdar devrinde Osmanlı merkezi ilmin ve kültürün de merkezi oldu. Beyliklerdeki kültür faaliyetleri Osmanlı payitahtına taşındı ve her sahada pekçok eser yazıldı. Bilindiği kadarı ile Osmanlı hükümdarları içinde adına en çok eser yazılan, Türkçecilik cereyanını destekleyen, alimlere ve tarikat ehline hürmet gösteren bu padişah, tezkirelerdeki kayıtlara göre şair padişahların da ilkidir.

Ayrıca gazi ve adil Sultan Murad Han geride her yönüyle sağlam temellere oturmuş kudretli bir devlet bıraktı. 1451 yılında vefat etti.

1402-1413 yılları arasında şehzadeler arası saltanat mücadelelerinin hüküm sürdüğü fetret devri bir yana, Sultan Yıldırım Bayezid’in tahta çıkmasından Sultan İkinci Murad Hanın vefatına kadar geçen zaman (1389-1451), Osmanlı İmparatorluk temellerinin atıldığı bir devir olarak göze çarpar. Osmanlı Devletinin Timur darbesine maruz kalmasına ve bölünüp parçalanmasına rağmen 50 yıl içerisinde bir imparatorluk haline gelmesinin sebepleri şunlardır:

1. Daha önce Osman, Orhan ve Murad-ı Hüdavendigar gazilerde görüldüğü gibi devleti idare edecek olan şehzadelerin yetiştirilmesine fevkalade dikkat gösterilmesi. Ayrıca devrin en yüksek alimlerinden din ve fen derslerini alan şehzadelerin, aynı zamanda savaşlara katılıp askerlik ve kumandanlık vasıflarını geliştirerek, babalarının yerini tutacak değere ulaşmaları.

Nitekim babasıyla birlikte Rumeli ve Anadolu’daki bütün savaşlara katılan Yıldırım Bayezid’in hükümdar olduktan sonra da ömrü İslamiyeti yaymak için geçti. Batılı tarihçiler onun için “Yıldırım Bayezid bütün tarihin en büyük kumandanlarından biridir” (Benoist) ve “Yıldırım’ın dünya hakimiyetine doğru gittiğini görüyoruz. Ülkesinde demir bir disiplin, mükemmel bir nizam ve asayiş mevcuttur.” (Lorga) demektedirler. Gerçekten Yıldırım’ın 13 yıl gibi kısa bir zamanda babasından devraldığı 500.000 kilometrekarelik ülkeyi 942.000 kilometrekareye ulaştırması onun büyük bir kumandan olduğunu göstermektedir.

Yıldırım Bayezid Hanın Ankara Muharebesi sırasında vaziyetin kötüye gittiği bir sırada Timur kuvvetleri üzerine kasırga gibi atılan bir birliğe gözü takılır ve yanındaki kumandanlara; “Kimdir bu gelenler?” diye sorar. Yanındakiler; “Padişahım, bunlar oğlunuz Şehzade Mehmed’in kuvvetleridir.” derler. Bunun üzerine Yıldırım; “Berhudar olsun. Kader hükmünü nasıl olsa icra edecek. Benim tahtım ona yadigar olsun. Onda, parçalanacak Osmanlı ülkesini birleştirecek cevheri görüyorum.” demiştir.

Gerçekten de Bayezid’in 14 yaşındaki en küçük oğlu Şehzade Çelebi Mehmed, Amasya’da saltanatını ilan edecek ve ağabeylerine karşı giriştiği mücadeleyi kazanıp Osmanlı birliğini sağlayacak ve oğluna güçlü bir devlet bırakacaktır. Memleketi ve milleti bunca beladan, fitneden, düşman tehlikesinden ancak parlak bir zeka, yüksek bir kabiliyet ve karakter kurtarabilirdi. İşte bütün bunlar Şehzade Mehmed’de henüz daha 14 yaşındayken toplanmıştı. Tarihçiler onu; “Birinci Mehmed, kerim, halim ve fevkalade kuvvete malikti.” yine; “Çelebi Mehmed, cömert, dostlarına dost, din ve devlet düşmanlarına karşı gayet şedid idi.” cümleleriyle tavsif etmektedirler.

Sultan Çelebi Mehmed’in ölümü ile, henüz 18 yaşında Osmanlı tahtına çıkan oğlu Şehzade Murad saltanatın başında devleti parçalayabilecek gaileler (amcası Çelebi Mustafa ve kardeşi Küçük Mustafa Çelebi hadiseleri) ile karşı karşıya kaldı. Ancak o, devlet üzerinden bu tehlikeleri bertaraf ettiği gibi gerçekleştirdiği fetihlerle imparatorluğun temellerini atmaya muvaffak oldu. Yetişmesine fevkalade dikkat ve ihtimam gösterdiği ve Hacı Bayram-ı Veli’den İstanbul’u fethedeceği müjdesini aldığı oğlu Şehzade Mehmed’i idaresini görmek için 13 yaşında tahta çıkardı. Osmanlı tahtında çocuk bir padişahın bulunmasını fırsat bilerek bütün kuvvetlerini birleştiren Avrupa, Türkler üzerine yürürken baba ile oğul sultan arasındaki şu yazışmalar tarihe geçti. Oğlu Mehmed’in ordunun başına geçmesi çağrısını, Murad Han reddetti ve devleti, milleti korumanın onun görevi olduğunu söyledi. Bunun üzerine Şehzade Mehmed, babasına; “Eğer padişah biz isek size emrediyoruz, gelip ordunun başına geçin! Yok siz iseniz gelip devletinizi müdafaa edin!” şeklinde hitab ederek ordunun başına geçmesini sağladı. Varna’da düşmanı bozguna uğrattıktan sonra; kendisini tebrik edenlere; “Zafer oğlumuz Mehmed Hanındır. Biz onun emrinde bir kumandanız.” şeklinde verdiği cevap pek manidardır.

Görüldüğü üzere Osmanlı şehzadeleri 13-14 yaşlarına geldiklerinde bir imparatorluğu idare edecek her türlü bilgi ve kabiliyete sahip bulunuyorlardı.

2. Timur fırtınasına uğrayan Osmanlı-Türk Devleti tarihte Fetret devri diye anılan ve 12 sene devam eden şehzadeler kavgasına sahne olduktan sonra daha sağlam bir şekilde yayılmaya ve yükselmeye başladı. Bu durum Osmanlı Devletinin bir cihan hakimiyetine doğru sağlam temeller üzerinde kurulduğunu ve teşkilatlandığını göstermektedir.

Osmanlı İmparatorluğunun kudret kaynaklarından en önemlisi hiç şüphesiz merkeziyetçi bir devlet oluşu idi. Osmanlılardan önceki Türk kağan ve sultanları devleti hanedanın müşterek malı kabul ettikleri için hanedana mensup şehzade ve beyler arasında saltanat mücadeleleri eksik olmuyordu. Her ne kadar ailenin en büyüğü ulu bey ünvanıyla merkezde oturuyor ve devletin diğer bölgelerinde hüküm sürenler ona bağlı bulunuyorlar ise de, bu gibi durumlarda devletin birliği ancak kudretli şahsiyetler sayesinde devam edebiliyordu. Devlet merkezinde en küçük bir zaafın vuku bulması durumunda eyaletlerdeki şehzadeler veya kudretli beyler derhal istiklal mücadelesine girişiyorlardı.

Türk tarihinde ilk defa olarak, Osmanlıların merkeziyetçi bir devlet sistemiyle meydana çıkması büyük bir siyasi inkılab oldu. Osmanlı hanedanı, diğer Anadolu beyleri gibi, menşei göçebe olduğu ve milli ananeleri muhafaza ettiği halde, devletin taksim edilmez mukaddes bir varlık olduğunu kavramış, sağlam ve istikrarlı bir devlet cihazı vücuda getirmeğe muvaffak olmuştu. Rivayete göre Osman Gazi ölünce Orhan Gazi hükümdarlığı kardeşi Alaaddin Paşaya teklif eder. Fakat Alaaddin Paşa “Gel kardaş ataların duası ve himmeti senünledür. Anunçün kendü zamanunda seni askere koşdılar... ve hem bu azizler dahi bunu kabul itdiler.” cevabıyla hakimiyeti daha layık olan Orhan Gaziye bıraktı. Böylece Osmanlı Beyliği daha kuruluşunda bir saltanat mücadelesinden, taksim ve sarsıntıdan kurtulmuş oldu.

Ancak Birinci Murad Anadolu’da meşgulken Rumeli kuvvetlerinin başında bulunan Şehzade Savcı, babasına karşı tehlikeli bir harekete girişti. Onun Bizans Prensi Andronikos’la birleşmesi bir ibret dersi oldu. “Fitne kıtalden daha şiddetlidir.” düşüncesiyle hareket eden Murad Han oğlunu öldürttü ve böylece Osmanlı tarihinde ilk şehzade katli hadisesi meydana geldi. Mücahid ve adil padişah Murad-ı Hüdavendigar şehit olunca yerine geçen Yıldırım Bayezid de, aynı düşüncenin mahsulü olarak kardeşi Yakub Çelebi’yi bertaraf etti. Fatih Sultan Mehmed ise, bir saltanat endişesi ve rakibi bulunmadığı halde, kendi adını taşıyan kanunnameye; “Her kimseye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı alem içün katletmek münasibdür. Ekseri ulema dahi tecviz itmişdür; anunla amil olalar.” maddesini koyarken, alemin nizamı ve devletin kudsiyeti gayesini düşünmüş ve Osmanlılara ait bir zarureti ve örfü kanunlaştırmıştır. Padişah olmak düşüncesiyle hareket eden şehzadeler kendilerini en iyi şekilde hazırlıyorlardı. On altıncı yüzyılın başlarından itibaren bu düşünce terk edilince, şehzadeler vezirlerdeki fikir ayrılıklarına göre yönlendirildiler. Sultan Birinci Mustafa tahtı istemediği halde padişah oldu. Sultan İkinci Osman bu ayrılıklar sebebiyle öldürüldü. Bu durum Sultan Abdülaziz’in ölümüne kadar gidecek ve Osmanlı Devletinde vezirler hakimiyeti ortaya çıkacaktır. Gerçekte şehzadenin şehzade ile değil de vezirlerle mücadelesi de devlet için bir bahtsızlık olmuştur.

Padişahlar ve alimler gibi halk da, nizam-ı alem düşüncesi, din ve devletin bekası kaygısı ile zaruret halinde kardeş katlini tasvip ediyordu. Kanuni devrinde Türkiye’ye gelen İmparator Ferdinand’ın elçisi Busbecq; “Müslümanlar, Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta duruyorlar. Hanedan yıkılırsa din de mahvolur. Bu sebeple hanedanın, din ve devletin selameti ve bekası evlattan daha mühimdir.” kanaatının yaygın bulunduğunu bildirmektedir. Timur’un oğlu Şahruh’un Çelebi Sultan Mehmed’e yazdığı bir mektupta; “Süleyman Bey ve Îsa Bey ile mücadele ettiğinizi ve Osmanlı töresince onları bu fani dünyadan uzaklaştırdığınız haberini aldık. Ama biraderler arasında bu usul İlhani töresine münasip değildir.” sözüne karşılık Çelebi Mehmed; “Osmanlı Padişahları başlangıçtan beri tecrübeyi kendilerine rehber yapmışlar ve saltanatta ortaklığı kabul etmemişlerdir. On derviş bir kilim üzerinde uyur. Lakin iki padişah bir iklime sığmaz. Zira etrafta din ve devlet düşmanları fırsat beklemektedir. Nitekim malum-ı alileridir ki, pederinizin arkasından (Ankara Savaşı) kafirler fırsat buldu. Selanik ve başka beldeler Müslümanların elinden çıktı.” diyerek cevap vermiştir.

Yine Cem Sultanın ülkeyi paylaşma teklifine karşı İkinci Bayezid’in “Bu kişver-i Rum bir Ser-i Puşide-i arus-i pür namustur ki, iki damad hutbesinde tab götürmez” (Osmanlı Devleti öyle bir başı örtülü namuslu bir gelindir ki, iki damadın talebine tahammül edemez) cevabı Osmanlıların nizam-ı alem mefkuresine bağlılıklarını göstermektedir. Bayezid Han bu cevabıyla saltanatı namusun timsali olan geline benzetmiş, taksim edilemeyeceğine dair namus ve kudsiyet duygularını belirtmiştir. Bu ifade sonraları “Arus-ı saltanat taksim kabul etmez” şeklini alarak ata sözü şeklini almıştır.

3. Osmanlı merkeziyetçi devlet sisteminde ikinci önemli husus timar sistemidir. Büyük Selçuklular geniş askeri iktaları kendilerine bağlı Türkmen beylerine veya sarayda yetişen köle kumandanlara veriyorlardı. Ancak bu Türk kumandanları, devletin zayıflamasıyla birlikte, kudretleri artan Selçuklu İmparatorluğu içinde yeni devletler ve atabeylikler meydana çıkarıyor böylece devlet kısa bir süre sonra üç beş parçaya bölünebiliyordu. Osmanlılar ise, Selçuklulardan miras aldıkları bu miri toprak rejimini çok daha ileri ve mahirane metodlarla kemale erdirdiler. Bunun üzerine kurulan timar (ikta) usulü Osmanlı ordusunun temeli olurken, Türk askerleri (Sipahiler) sancak beylerinin emrinde fakat padişaha bağlı bir durumda idiler. Zira askerlerin maişetlerini sağlayan timarları ve sancak beylerinin zeametleri de padişah tarafından veriliyordu (Bkz. Timar). İşte büyük Osmanlı ordusunun esasını bu timarlı askerler teşkil ediyor ve merkezdeki yeniçeriler ancak 10.000-20.000 arasında değişiyordu. (Bkz. Yeniçeriler)

Diğer taraftan köylüler arasında timar sisteminin meydana çıkardığı huzur ve ahengi, şehirde sanayi, ticari ve iktisadi faaliyetleri tanzim eden esnaf teşekkülleri sağlıyordu. Ahilik adı verilen teşkilatlar sayesinde şehir esnafı ve halkı devletin hiç bir tesiri olmadan kendi kendisini idare ediyor, en küçük bir mesleki suistimal, yolsuzluk ve ananeye aykırı bir harekete fırsat verilmiyordu. (Bkz. Ahilik)

4. Cihan hakimiyeti ve dünya nizamı davasını gaye edinen Osmanlılar hukuk sahasında da yüksek bir seviyeye ulaşmışlardı. İslam dini ve şeriate bağlılıkta hiçbir kusur işlemeyen Osmanlılar, hudutsuz İmparatorluk ülkesinde yaşayan çeşitli kavim, din, kültür ve örflere sahip toplulukları idarede asla İslam hukukuna aykırı hareket etmiyor, çıkardıkları kanun ve fetvalarla imparatorluk nizamını sağlıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğuna kudret, istikrar ve uzun bir ömür veren unsurlardan biri hukuki anlayış ve nizam idi. Bu sebeple Osmanlılarda çok kuvvetli olan kanun ve nizam şuuru, devlet gibi mukaddesti. Bu hususta yabancı seyyah ve elçilerin müşahedeleri ve eserleri hayranlık verici misallerle doludur. Osmanlı hukuk ve kanun nizamına bağlılıkta birinci vazife, padişahlara ait olup, bunlar şeriate aykırı en küçük bir tasarrufta bulunamazlardı. Neticede bu gazi ve muhteşem padişahlar, milli ve İslami mefkureleri, yüksek zeka ve enerjileri, din ve devlet mülk ve millet uğrunda sonsuz fedakarlıkları, adaletleri, tevazuları, basiretli siyasetleri, büyük din ve devlet adamlarını, büyük dava istikametinde toplamaları sayesinde sağlam bir devlet kurdular. Bu durumda normal veya zayıf padişahlar zamanında bile bu yüksek devlet makinası asırlarca hayatiyetini devam ettirmiştir. (Bkz. Padişah)

Cihan Hakimiyeti Devresi (1451-1574)

“İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ve ordu ne mükemmel insanlardır.”

Peygamber efendimizin 800 küsur sene önce verdiği ilahi müjde, 29 Mayıs 1453 günü tahakkuk etti. Bu durumda 1000 yıllık Şarki Roma (Bizans) tarihe karışıyordu. Fatih Sultan Mehmed’e kadar Bizans, İstanbul olarak Osmanlı Devletinin toprakları arasında bir fitne çıbanı durumunda idi. Nihayet Fatih Sultan Mehmed bu duruma son verdi ve ülke toprakları birleşerek İmparatorluk vücuda geldi. Fetihten üç gün sonra beyaz at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı’dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca İslam mefkuresinin kalbi olan Ayasofya’ya gitti ve şükür secdesine kapandı. Tasvirlerden temizlediği bu büyük mabedde ilk cuma namazını kıldı. Daha sonra Ayasofya’yı yeriyle birlikte satın alan Fatih burayı vakıf yaparak kıyamete kadar cami kalması için evlatlarına vasiyet etti.

“Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul’da cihanın payitahtı olmalıdır.” diyen Fatih Sultan Mehmed, bundan sonra cihan hakimiyeti projesini gerçekleştirmek üzere sistemli bir teşebbüse girişti. Kısa zamanda Anadolu’da İsfendiyar, Trabzon, Akkoyunlu memleketleriyle Karaman Beyliğini topraklarına kattı. Dulkadir beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan, Eflak-Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Böylece bir çok imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırılmış oldu ve Osmanlı İmparatorluğu Tuna’dan Fırat’a kadar yayıldı. 6 Mayıs 1481’de bütün Hıristiyan ve İslam dünyalarını birleştirmek üzere başladığı İtalya Seferi sırasında, Gebze civarında 57 yaşında ölümü Türk-İslam dünyasını mateme, Hıristiyan dünyasını ise büyük bir sevince boğdu. (Bkz. Fatih Sultan Mehmed)

Fatih Sultan Mehmed’in yerine geçen oğlu İkinci Bayezid’in 31 yıllık hükümdarlık dönemi (1481-1512) iki bölümde incelenebilir. Sultan Bayezid, saltanatının ilk 14 yıllık devresinde Şehzade Cem meselesiyle uğraştı ve devletin parçalanması ihtimalini göz önünde tutarak Avrupa’ya karşı büyük seferlere girişemedi. Bayezid Han, niyetlerini ancak Cem’in ölümünden sonra gerçekleştirmeye çalıştı. Bu düşünce ile Macaristan, Arnavutluk ve Venedik seferleri sonunda Akkerman, Modon, Koron, Navarin ve İnebahtı kalelerini devletine kazandırdı. Denizciliğe çok ehemmiyet verdi. Oğlu Korkut denizlerin hamisiydi. Bayezid Hanın son dönemlerinde, Akkoyunlu Devletini eline geçiren Safeviler Anadolu için de pek büyük tehlike arzetmeye başladılar. Bu arada padişahın oğulları arasında başlayan taht mücadeleleri, Şah İsmail’i cesaretlendirdi ve Osmanlı ülkesine gönderdiği adamları vasıtasıyla cahiller arasında kendisine pekçok taraftar topladı. Taraftarları vasıtasıyla, Antalya’dan Bursa’ya kadar büyük bir bölümde isyanlar çıkarttırdı. Şii ayaklanmalarının büyümesi ve önlenememesi, Yeniçerilerin de oğlu Selim’i tahta çıkarması için padişaha baskı yapmaları neticesinde Bayezid Han oğlu lehine tahttan feragat etti. (Bkz. Bayezid-II)

Henüz beş yaşındayken dedesi Fatih Sultan Mehmed’in huzuruna çıkarılan istikbalin Yavuz’u büyük bir edep ve hürmet içinde padişahın elini öpmüştü. Torununu dikkatle süzen Fatih, oğlu Bayezid’e dönerek; “Bayezid! Bu çocuğa mukayyed ol, umarım ki, bu büyük bir cihangir olacak.” Bu emirle yetişen Selim kudreti, cesareti, iman ve mefkuresiyle cihangir Osmanlı Padişahları arasında müstesna bir mevkie sahip oldu.

Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tahtına geçince (1512) ilk seferini Anadolu’yu ve hatta devleti tehdit eden Şah İsmail üzerine yaptı. Sahabeden hazret-i Ebu Eyyüb el-Ensari, babası Bayezid ve dedesi Fatih’in türbelerini ziyaret ederek zafer duaları eden Yavuz, uzun bir yolculuk sonunda Çaldıran Ovasında karşılaştığı Şah İsmail’in ordusunu kısa bir sürede imha etti (1514). Tarihin en büyük meydan muharebelerinden birini kazanan Osmanlı-Türk hakanı Yavuz, bu seferinde rakibi Şah İsmail’i bertaraf etmekle kalmadı, Adana, Gaziantep, Hatay, Urfa, Diyarbakır, Mardin, Siirt, Muş, Bingöl, Bitlis, Tunceli, Musul, Kerkük ve Erbil vilayetleriyle Dulkadiroğulları topraklarını içine alan 220.000 kilometrekarelik bir toprağı da devletine kattı.

İslamiyetin ve devletin tecavüze uğraması sebebiyle İstanbul, Haleb, Şam ve Kahire’deki din adamlarının fetvası üzerine İran Seferine çıkan Yavuz Sultan Selim, yine mülhid Safevilerle işbirliği yapmaları dolayısıyla bu defa da Mısır Seferine çıktı. Yıldırım süratiyle Mısır ordularını, 24 Ağustos 1516’da Merc-i Dabık’ta ve 26 Mart 1517’de Ridaniye’de kazandığı zaferlerle ortadan kaldırdı. İki meydan muharebesi sonunda Memluk Devleti tarihe karışırken bütün Arap ülkeleri Yavuz’un hakimiyetine girdi. Bu durum üzerine Mekke ve Medine emiri mukaddes şehirlerin anahtarlarını Sahibü’l-haremeyn ünvanı ile Yavuz Sultan Selim’e teslim etti. Fakat dindar padişah bu ünvanı yüce makamlara bir saygısızlık sayarak onu Hadimü’l-haremeyn şekline çevirerek aldı ve evladı ve torunlarına böylece miras bıraktı.

Çıktığı iki seferden birinde Safevileri felç eden diğerinde ise Mısır Memluklerini ortadan kaldıran Yavuz Sultan Selim’in iki hedefi daha vardı. Bunlardan birincisi efrenciye yani Avrupa’nın, diğeri de Hindistan’ın fethiydi. Bilhassa Portekizlilerin Hind Denizine hakim olmaya ve İslamın mukaddes şehirlerini tehdide başlamaları Yavuz’u endişeye sevketmişti. Bu itibarla öncelikle tersanenin sayı kapasitesini arttırmak için faaliyetlere girişti.

1520 yılı Temmuzunda Avrupa Seferine çıkan cihangir padişah, yakalanmış olduğu şirnepçe hastalığından kurtulamıyarak Çorlu civarında vefat etti. Zamanın şeyhülislamı ve büyük İslam alimi Ahmed ibni Kemal Paşa onun için yazdığı mersiyede şöyle demektedir:

Şems-i asr idi, asrda şemsin

Zıllı memdud olur, ömrü kasir

O padişah ikindi güneşi idi, bu vakitte güneşin gölgesi uzun ömrü de kısa olur.

Gerçekten o bir ikindi güneşi gibi çabuk, sekiz sene içinde bu dünyadan göçüp gitti, ama muazzam gölgesi Kırım’dan Hicaz’a, Tebriz’den Dalmaçya sahillerine kadar uzanıyordu. (Bkz. Yavuz Sultan Selim)

Yavuz Sultan Selim’in vefatı üzerine hayattaki tek oğu Süleyman Han Osmanlı tahtına oturdu (1520). Henüz yirmi altı yaşında bulunan Sultan, iyi bir eğitim görmüş kılıçta ve kalemde de usta olarak yetişmişti. Gerek yaptığı kanunlar, gerekse kanun ve nizamlara gösterdiği fevkalade riayet yüzünden “Kanuni” ünvanıyla yadedilmiş bu ünvan adeta ona isim olmuştur.

Kanuni Sultan Süleyman bizzat ordusunun başında çıktığı on üç büyük sefer sonunda babasından devraldığı 6.557.000 kilometrekarelik Osmanlı toprağını 14.893.000 kilometrekareye ulaştırdı. Yaşadığı asır, dünya tarihine Türk asrı olarak geçti. 45 yıl 11 ay 7 gün Türk-Osmanlı tahtında oturan Kanuni, tarihçilerin itifakı ile “Cihan Padişahı”dır. O, pekçok bakımdan eşine ender rastlanan bir devlet reisiydi. Bütün dünyanın servetleri ayak ucuna hediye diye getirilen, bir savaşla bir devleti ortadan kaldıran, dünyanın bütün devlet reislerine emirlerini dikte ettiren bir padişahtı. Kırk altı yıllık saltanatını, sarayların zevk ve sefasıyla değil, Allahü tealanın rızası yolunda savaş meydanlarının cevr ve cefasıyla geçirdi. Bütün saltanat müddetinin en az on yılını kar, kış, yağmur, tehlike altında çadırlarda harcadı. Batılılar ona “Muhteşem Süleyman” adını veriyorlardı. Ama o, kendinden çok devletine ve milletine ihtişam verdi.

Zigetvar Kalesinin Fethi sırasında 6-7 Eylül 1566’da bu büyük cihan padişahının ölümüyle Osmanlı-Türk tarihinde bir devir kapanıyordu. Türk milletinin binlerce yıllık hayatında erişebildiği en yüksek noktayı temsil eden Kanuni Sultan Süleyman Han, birbiri ardına dahiler çıkaran Osmanoğlu ailesinin de zirvesini teşkil ediyordu. Ondan sonra da zaman zaman kudretli padişahlar çıkacak fakat kuruluştan bu yana devam edip gelen deha zinciri artık gevşemiş olacaktı.

Kanuni devrinin parlaklığı yalnız fetihlerinin azametine münhasır değildir. Türk-İslam medeniyeti de her alanda en yüksek seviyesine bu devirde çıkmıştır. İlimde Zenbilli Ali Efendi, Kemal Paşazade, Ebüsü’ud Efendi, kendisi başta olmak üzere edebiyatta; Baki, Fuzuli, sanatta; Mimar Sinan, tarihte; Mustafa Selaniki, Celalzade, Nişancı Mehmed Paşa, coğrafyada; Piri Reis, kaptan-ı deryalıkta; Barbaros Hayreddin Paşa, Seydi Ali Reis, Piri Reis ve Turgut Reis, devlet adamlığında; Lütfi Paşa ve Sokullu Mehmed Paşa asrın dev simalarıdır.

Kültür hareketleri bu devirde ziyadesiyle canlıydı. Osmanlı Türk edebiyatında ilk defa görülecek olan tezkere vadisi bu padişah zamanında ortaya çıktı. Sehi ve Latifi gibi tezkireciler eserlerini ona takdim ettiler. Bu, imparatorluğun dört bir yanındaki ses veren şairleri bir arada görmek demekti. Bizzat kendisi de şair olup Muhibbi mahlası ile şiirler yazdı ve divanı devrinde 2800’ü aşkın gazeli ile, Zati’den sonra ikinci büyük divan olarak ortaya çıktı. (Bkz. Kanuni Sultan Süleyman Han)

Osmanlı Devletinin bir cihan imparatorluğu durumuna ve yüzyıllarca dünya siyasetinde baş rolü oynamasına sebep olan maddi ve manevi kaynaklar nelerdi?

1. Kuruluş ve yükselme devrinde görülen dahi padişahlar, cihan hakimiyeti devresinde de devam etti.

İtalyan Langosto, Fatih hakkında; “İnce yüzlü, uzunca boylu, hürmetten fazla korku telkin eder, seyrek güler, şiddetli bir öğrenme arzusuna sahip ve alicenaptır. Daima kendinden emindir. Türkçe, Arapça, Farsça, Rumca, Slavca, İtalyanca ve İbranice konuşur, harp sanatından çok hoşlanırdı. Herşeyi öğrenmek isteyen zeki bir araştırıcı idi. Nefsine hakim ve uyanıktı. Soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa ve yorgunluğa mütehammil idi.” demektedir.

Ömrü Allahü teala yolunda cihad etmekle geçen Fatih, Trabzon Seferine giderken Zigana Dağlarını yaya geçmek zorunda kalmış ve bu sırada büyük güçlük ve sıkıntılarla karşılaşmıştı. Sefer sırasında yanında bulunan Uzun Hasan’ın annesi onun çektiği bu eziyetleri gördükten sonra kendisini seferden alıkoymak kasdıyla; “Ey Oğul! Bir Trabzon için bunca zahmet değer mi?” deyince yüce Hakan; “Hey ana, bu zahmet din yolunadır. Zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur.” diye cevap vermiştir.

Fatih Sultan Mehmed’in sadece dünyanın incisi olan İstanbul’u Türk milletine hediye etmesi, bu milletin ebediyyen ona minnettar olması için yeter. Nitekim şair Abdülhak Hamid bütün bir milleti Fatih’in türbedarı göstermekle fethin azametine işaret etmiştir.

Şayestedir denilse alem, senin mezarın

Durmuş başında bekler, bir kavm türbedarın.

Sultan İkinci Bayezid ise, şair, alim ve aynı zamanda hattattı. Fatih gibi bir baba ve Yavuz gibi bir oğul arasında saltanat sürmesi ve onlarla kıyaslanması sebebiyle saltanat devresi sönük görünmektedir. Halbuki o kendinden önce ve sonra gelenlerle her bakımdan karşılaştırılabilecek bir padişahtı. İkinci Bayezid döneminde Osmanlı İmparatorluğu, türlü isyanlara, iç karışıklıklara, batı devletleriyle güney ve doğu komşularının Türklere karşı daha tehditkar bir tavır takınmalarına, deprem ve sel gibi afetlere kıran ve salgın hastalıklar gibi felaketlere rağmen dünyanın en kuvvetli devletlerinden birisi olarak teessüs etti.

“Veli” tabiatlı olan Padişah, Bayezid Meydanında kendi külliyesiyle birlikte camiinin inşası bitince; “Her kim ömrü boyunca ikindi ve akşam namazlarının sünnetlerini terk etmemişse ilk Cuma namazında o imam olsun.” buyurmuştu. Bu hususta kendisinden başka kimse çıkmamış, hazerde ve seferde hiçbir sünneti bırakmadığı için namazı kendisi kıldırmıştır.

“Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.” diyen Yavuz Sultan Selim Han ise, Cihan hakimiyeti davasında çok kudretli bir simadır. Kendisini Rodos Seferine teşvik edenlere: “Ben cihangirliğe alışmışken, siz himmetimi küçük bir adanın fethine hasretmek istiyorsunuz.” cevabı kendisini en iyi şekilde anlatmaktadır.

İki büyük meydan muharebesiyle Memluk Devletini ortadan kaldıran, mübarek makamlara hizmetle şereflenen ve Müslümanların halifesi ünvanını alan Yavuz Sultan Selim, 25 Temmuz 1518 günü İstanbul’a ulaşmıştı. Ancak İstanbul’da halkın büyük bir karşılama hazırlığı yaptığını işitince gece vakti yanında birkaç kişiyle kayığa binerek gizlice Topkapı Sarayına çıktı. Ertesi gün padişahın sarayda olduğu öğrenilince hiçbir merasim yapılamadı. “Biz ne yaptık ki bu kadar rağbet edilir!” diyen cihan padişahı gayet sade giyinir, devlet işleri dışında gösterişe rağbet etmezdi.

Vefatı sırasında yanında bulunan Hasan Can’la arasında şöyle bir konuşma geçti: “Hasan Can, bu ne haldir?” “Sultanım Cenab-ı Hakk’a teveccüh idüb Allahü teala ile olacak zamandır.” “Bizi bunca zamandan beri kiminle biliyordun; Cenab-ı Hakk’a teveccühte bir kusur mu fehm eyledin?” Bu konuşmadan sonra Hasan Can’dan Yasin okumasını istedi ve dileği yerine getirildi. Kaynaklar naşı yıkanırken sağ eli iki kere setr-i avret ettiğini ve orada bulunanların hayretle tekbir ve salevat getirdiklerini belirtmektedir.

Her bakımdan büyük bir itina ile büyütülen şehzade Süleyman 25 yaşını geçerken Osmanlı tahtına oturduğunda dünyanın en kuvvetli ordu ve donanması, en düzenli devlet teşkilatı, zengin ülkeler, muntazam maliye ve kabiliyetli bir millet emrinde idi. Bu muazzam kaynakları kullanarak zaferden zafere koşan Kanuni Sultan Süleyman, Osmanlı ihtişam ve azametinin en yüksek mümessilidir. Kaynaklarda Kanuni, hareket ve sözleri güzel, aklı kamil, alim, hakim ve şairlere dost, bütün maddi-manevi iyilikleri şahsında toplamış, emsalsiz bir padişah olarak tavsif edilmektedir. Devletin bu devirdeki azamet ve büyüklüğü dış dünyanın tecessüsünü gitgide arttırmış, Rusya ile Avrupa’dan görünüşte Kudüs’e hac için giden seyyahlar, Osmanlı ülkesine akın etmişlerdir. Bu seyyahlar kendi hükümdarlarına sundukları arizalarda Osmanlının büyüklük sırlarını anlatmaya çalışmışlardır.

2. Osmanlı padişahlarının büyük ilim, din, kültür ve sanat adamlarını ülkelerinde toplayarak medeniyetin ilerlemesine ve müsbet ilimlerin gelişmesine çalışmaları. Nitekim Fatih devrinde İstanbul medeniyetin ve dünyanın en yüksek bir merkezi haline geldi. Molla Gürani, Akşemseddin, Hocazade, Molla Hüsrev ve Hızır Bey gibi dini ilimlerdeki alimlerin yanında matematik ve astronomi alimi Ali Kuşçu, Yusuf Sinan Paşa, tıp dalında Muhammed bin Hamza, Sabuncuoğlu Şerefeddin ve Altuncuzade Fatih’e mensup en mühim simalar idi. Fatih Sultan Mehmed, Türk İslam alimleri gibi Rum ve İtalyan alimlerini de himayesine alarak çalışmalarında destek verdi. Rum alimi Yorgi Amirukis’i Batlamyüs coğrafyasına göre bir dünya haritası yapmağa memur etti. Harita üzerine memleket, şehir ve mevkilerin Türkçe isimlerini de koydurdu. Fatih’in ilme olan hizmetlerine işaret eden eserlerden en önemlisi, hiç şüphesiz caminin etrafında yaptırdığı medreselerdir. Caminin etrafında sahn-ı seman adıyla 8 medrese ve bu medreselerin arkasında daha küçük ve tetimme denilen diğer 8 medresede dini ilimlerin yanısıra matematik, astronomi ve tıp okutulduğu ilmiye salnamelerinde yazılıdır.

Fatih Sultan Mehmed devrinde İstanbul’un ilim merkezi yapılması için başlatılan çalışmalar; Bayezid Han, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman devirlerinde de devam etti. İkinci Bayezid Han kendi ülkesinde olduğu gibi doğu İslam ülkelerindeki alimlere dahi maaşlar bağlattı. İlmin yayılması için onları teşvik etti. Amasya, Edirne ve İstanbul’da camilerin yanında medreseler de inşa ettirdi. Yavuz Sultan Selim’in etrafı alim, şair ve şeyhlerle dolu idi. Sefer ve zaferleri bir vazife sayarak kudretini onlara sarf ediyor; fakat bu zamanlarda bile ilim ve edebiyatı terk etmiyordu. Yanında bulunan alimleri daima telif ve tercümelere memur etti. Büyük alim ve şeyhülislam Kemal Paşazade Osmanlı tarihine dair Tevarih-i Âl-i Osman adlı eserini Yavuz’un emriyle yazdı. Kendisi de her fırsatta kitap okur ve şiir yazardı. Kemal Paşazade bir gün atını sürerken Padişahın üzerine çamur sıçratınca çok üzülmüş fakat Yavuz; “Üzülmeyiniz, alimlerin atının ayağından sıçrayan çamur, bizim için süstür. Vasiyyet ediyorum, bu çamurlu kaftanım, ben vefat ettikten sonra kabrimin üzerine örtülsün.” diyerek ilim adamlarının yanındaki değerine işaret etmiştir.

Kanuni Sultan Süleyman Han da alimlerle Allah dostlarına çok hürmet eder, her birine hallerine göre izzet ve ikramlarda bulunurdu. Onlara danışmadan hiçbir işe girişmezdi. Âlimler için medreseler, evliya için tekkeler yaptırır, fethettiği yerleri camilerle mamur ederdi. İstanbul’da kendi camii civarında vücuda getirdiği Sahn-ı Süleymaniye adındaki tıp ve riyaziye fakülteleri dünyanın en ileri ilim merkezleriydiler. Devrinde kültür ve sanat faaliyetleri doruk noktasındaydı. İlim, kültür ve sanat müesseselerinde, Kanuni’nin himayesinde kıymetli şahsiyetler yetişip her biri eşsiz eserler verdiler. Sultan İkinci Murad’la temeli atılıp büyüyen ve genişleyen bu ilim ve kültür hareketleri, ondan sonraki padişahlar tarafından da en iyi şekilde devam etti. Fatih’le başlayan divan bırakma durumu II. Bayezid, I. Selim ve Kanuni ile gelişti. Şiirde Fatih Avni, Bayezid Adli, Selim Selimi ve Kanuni Muhibbi mahlasını kullandı.

Padişahların yanısıra Osmanlı devlet adamlarından Mahmud Paşa, Karamani Mehmed Paşa, Fenarizade Ahmed, Çandırlızade İbrahim, Veliyüddinoğlu Ahmed, Sinan ve Cezeri Kasım Paşalar gibi kıymetli alim ve vezirler gerek Türkiye’deki ve gerek hariçten gelmiş olan muhtelif ilim ve sanat adamlarını himaye etmişlerdir. Bu durum Osmanlılarda ilmin gelişmesi ve ilim adamlarının yetişmesinde başlıca amil olmuştur.

3. Osmanlı ordusunun padişah ve komutanlara itaat, düzen, disiplin, kabiliyet, ahlak, nefse hakimiyet, silaha alışkanlık ve kahramanlıkta en yüksek seviyede bulunması. Nitekim yabancıların söyledikleri şu sözler Türk ordusunun vaziyetini göstermesi bakımından mühimdir: “Türk ordularında bir bayram namazı seyrettim. Sarıklı başlardan mürekkep, büyük bir topluluğun toplanmış olduğunu gördüm. Derin bir sessizlik içinde namazı idare eden (kıldıran) imamın sözlerini dinliyorlardı. Her safın belirli bir durumu vardı. Ayrı saflar dizildikleri açık sahrada, tıpkı bir duvar gibi uzanıyordu.” (Baron von Busbecq)

“Bizde (Fransız ordusunda) 10 kişi, Türklerde 1000 kişinin yapacağından fazla gürültü yapar. (Bertrandon de la Brocquiere)

“Mahir bir kumandan, Türk askeriyle dünyayı kutuptan kutba kadar kat edebilir.” (Vandal)

“Seleflerinin gayretleri sayesinde Sultan Süleyman öyle bir orduyu emri altında bulunduruyordu ki, kuruluşu ve silahları bakımından bu ordu, dünyanın bütün diğer ordularından dört asır ilerdeydi... Her Türk askeri yalnız başına seçkin bir Avrupa taburuna bedeldi.” (Benoist Mechin)

“Kudretli Türk ordusu, bir tek emirle, tek vücut ve iyi kurulmuş bir makina halinde harekete geçiyordu.” (Henri Hauser)

“Türklerin mevcut sistemini kendi sistemimizle mukayese edince istikbalin başımıza getireceği felaketleri düşünüyor, titriyor ve akibetimizden korkuyorum. Bir ordu galip gelecek ve payidar olacak, diğeri de mahv olacaktır. Çünkü şüphesiz ikisi de sağlam surette devam edemez. Türklerin tarafında kuvvetli bir imparatorluğun bütün kaynakları mevcut, hiç sarsılmamış bir kuvvet var, sefer görmüş askerler, zafer itiyadları, meşakkatlere tahammül kabiliyeti, birlik, düzen, disiplin, kanaatkarlık ve uyanıklık var. Bizim tarafta ise, umumi fakirlik, hususi israf, sarsılmış kuvvet, bozulmuş maneviyat, tahammülsüzlük ve idmansızlık var. Bütün bunların en kötüsü, düşmanın (Türklerin) zafere bizim de hezimete alışkın bulunmamızdır. Neticenin ne olacağını tahminde tereddüdün yeri var mıdır?” (Busbecq)

4. Osmanlıların Atlas Okyanusundan Umman Denizine ve Macaristan’dan, Kırım ve Kazan’dan Habeşistan’a kadar geniş yerlere hakim olmaları; Allahü tealanın kelamı Kur’an-ı kerimin emirlerine göre, adaletle idare etmeleridir.

5. Osmanlı Devletinin bütün temel müessese ve teşkilatı, Fatih, devrinde en mükemmel bir hale geldi. Fatih teşkilatçı ve imarcı idi. Devlet idaresini tam bir intizam içinde yürütmek için lüzum ve ihtiyaç görüldükçe İslamın esaslarına uygun kanunlar ve fermanlar yayınladı. Hazırlattığı kanunnamesi hukuk sahasında çok önemli bir mevki tutmaktadır. Daha sonra Sultan Süleyman Han o güne kadar vazedilen kanunları, Kanunname-i Âl-i Osman adı altında İslam hukuku esasları dahilinde toplattırıp, tanzim ettirdi. Bu kanunname, hukuki, idari, mali, askeri ve diğer lüzumlu mevzuları içine alan, başlıklar altında, ceza, vergi ve ahaliyle askerlerin kanunlarını ihtiva ediyordu. Kanunname’de bildirilen hükümlerin tamamı İslam hukukundan alınarak, Hanefi mezhebine göre tanzim edilmiştir. Fethedilen ülkelerde, örfi hukuk denilen, önceki idareden kalan kanunlar ve halkın teamülleri de İslam hukukuna uygunluğu şartıyla kanunname’de yer almıştır. Böylece hazırlanan kanunlar asırlarca en iyi şekilde ve eksiksiz tatbik edilip, devletin tebeasını teşkil eden her çeşit insana huzur ve saadet kaynağı oldu.

Duraklama Dönemi (1566-1699)

Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümü ile muhteşem padişahlar ve onların hamleleri nihayet bulmakla beraber devletin henüz karalarda üstünlüğü, iç denizlere hakimiyeti ve ictimai nizam bütün kudretiyle yaşamakta idi. Nitekim İkinci Selim Han döneminde (1566-1574) Avusturya’nın Erdel üzerine küçük bir tecavüzü üzerine şiddetli bir mukabelede bulunuldu. 1570’te Kıbrıs fethedildi. Türk donanması Okyanusya’ya kadar gidip Sumatra (Açe) Sultanlığıyla yani Uzakdoğu Müslümanlarıyla temasa geçti. Kurdoğlu Hayreddin Hızır Bey 22 parça gemiyle Açe Sultanı Alaaddin’e top ve topçu ustası götürdü. Türk subayları Açe ordusunda ıslahat yaptı.

Diğer taraftan İkinci Selim Hanın Türk tarihinin en şuurlu ve hayati seferi olan Don-Volga nehirlerini bir kanalla birleştirme, böylece Karadeniz’le Hazar Denizini birbirine bağlama projesi Kırım Hanı Devlet Giray’ın ihanetiyle, başarısız kaldı. Bu kanal projesi sayesinde, o sırada gitgide kuvvetlenen Rusların güneye doğru sarkmaları önlenecek, İran kuzeyden çevrilmek suretiyle artık tehlike olmaktan çıkacak, bütün Sünni Müslümanların halifesi olan Osmanlı sultanı, sünni İslam ve Türk ülkelerinin aynı zamanda fiili hakimi olacaktı. Bütün Türk yurtlarını bir bayrak altında toplayabilecek kadar muhteşem bu tasarıdan Ruslar dehşete kapılmışlar ancak karşı koyamamışlardı. Öte yandan Devlet Giray; bu kanal açıldığı takdirde Osmanlının artık o taraflarda kendi askeriyle iş görüp Kırımlılara ihtiyacı kalmayacağı, böylece Kırım’ı ilhak edip merkezden valilerle idare edebilecekleri gibi bozuk bir düşünce içine düştü. Bu yüzden asker arasında menfi propaganda yaptı. Kış mevsiminin buralarda altı ay sürdüğünü ve kimsenin bu soğuğa dayanamıyacağını söyledi. Çeşitli zorluklar çıkardı. Neticede kışı geçirmek üzere Azak’a dönen Osmanlı teknik heyeti ve askerleri bir daha kanal başına gidemedi. Böylece Kırım bu günlere kadar süren tarihteki talihsizliğini kendi eliyle hazırladı ve Türk tarihinin çehresini değiştirecek büyük ve önemli bir teşebbüs başarısızlığa uğradı. Artık, Rusya Kafkas Türk hanlıklarını yutmaya Osmanlıları ise, en fazla hırpalayacak bir güç olmaya hazırlanıyordu.

Osmanlı Devletinin İkinci Selim devrinde uğradığı ikinci muvaffakiyetsizlik İnebahtı’da oldu. Kıbrıs’ın Türkler tarafından fethi üzerine Papanın teşvikleri neticesinde büyük bir Haçlı donanması hazırlandı. 1571’de İnebahtı’da meydana gelen deniz muharebesinde Osmanlı donanması imha edildi. Çok şehit verildi. Ancak Uluç (Kılıç) Ali Paşa kurtarabildiği 60 kadar gemi ile İstanbul’a gelebildi. Bundan sonra devlet, bütün imkanlarıyla; bir kış zarfında eski donanmasını tekrar inşa ederek Akdeniz hakimiyetini tekrar sağladı. Sokullu Mehmed Paşa Venedik elçisine: “Biz Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu kestik. Siz ise bizim sadece sakalımızı traş ettiniz. Kırılan kol bir daha yerine gelmez. Fakat kazınan sakal daha gür çıkar.” diyerek onlara fazla sevinmemelerini söyledi. Bu arada donanmanın yetişmiyeceği endişesini taşıyan Kılıç Ali Paşaya da; “Paşa, bu millet öyle millettir ki, isterse bütün gemilerinin demirlerini gümüşten, yelkenlerini atlastan, halatlarını ibrişimden yapar.” sözü meşhurdur. Gerçekten ertesi yaz Osmanlı donanması hazırlanıp Akdeniz’e inince, Venedikliler, barış istemek zorunda kaldı. Hatta bu anlaşmada Venedik Cumhuriyeti, Türklere Kıbrıs Seferinde yapılan masraflar karşılığı savaş tazminatı ödemeyi bile kabul etti.

İkinci Selim Handan sonra Osmanlı tahtına çıkan Üçüncü Murad döneminden (1574-1595) itibaren Osmanlı Devletinin giriştiği harpler çok uzun sürmeye ve devletin aleyhinde olmaya başladı. Nitekim 1578 yılında başlayıp çeşitli aralıklarla Üçüncü Mahmud (1595-1603), Birinci Ahmed (1603-1617), İkinci Osman (1618-1622) ve Dördüncü Murad (1623-1640) devirlerinde olmak üzere 1639’a kadar sürmüş olan İran harpleri Osmanlı duraklamasının başlıca sebeplerinden biri olmuştur. Osmanlı Devletinin zayıf anını kollayan ve Hıristiyan Batı dünyası ile birlikte hareket eden İran, devamlı olarak bu devleti uğraştırmayı gaye edinmiştir. İran’a karşı koyabilmek için devamlı Anadolu’dan asker desteği verilmiş bu durum zamanla Anadolu’da sıhhatli dengelerin sarsılmasına yol açmıştır.

Duraklamanın diğer sebepleri şu şekilde sıralanmıştır:

1. 1593-1606 Avusturya harplerinde timarlı sipahi yerine, tüfekli piyade kullanılması mecburiyeti yüzünden, yeniçerilerin miktarı ziyadesiyle arttırıldığı gibi, Anadolu’da ücretle pekçok tüfekli sekban askeri yazıldı. Sekban askerine ihtiyaç kalmadığı zamanlarda ücretsiz kalan bu eli tüfekli gruplar Anadolu’da halkı haraca kesmeye ve taarruzlara başladılar. Bozgunculukları sebebiyle timarları ellerinden alınan sipahiler de onlara katıldı. Böylece 1596-1610 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğunu temelinden sarsan Celali hareketi başgösterdi. Anadolu’da yağma ve çapulculuğa başlayan Celalilere İran yanlılarının da katılıp, İran’ın bunları desteklemesi neticesinde isyanlar kısa sürede büyüdü. Öyle ki, Anadolu’da etrafına 30-40 binlik kuvvetler toplayan Celali liderleri çıktı. Bunlar emri altındakileri bir ordu biçiminde teşkilatlandırıyorlar ve üzerlerine gönderilen devlet güçleriyle çetin muharebelere girişiyorlardı. Devletin İran ve Avusturya ile harp halinde bulunmasından da istifade eden Celaliler, Anadolu’yu baştan başa yakıp yıktılar. Paniğe kapılan köylüler, topraklarını bırakarak şehir ve kasabalara sığınmaya çalışıyorlar, varlıklı olanlar İstanbul’a Kırım’a veya Rumeli’ye kaçıyorlardı. Bu durum Sultan Birinci Ahmed Hanın dirayeti ve Vezir-i azam Kuyucu Murad Paşanın üç sene süren temizleme faaliyeti neticesinde önlenebildi. Bu müddet içinde öldürülen Celali sayısının 65 bini bulması Anadolu’nun içine düştüğü durum hakkında bir fikir vermektedir.

2. 1580’lerden itibaren batıdan büyük ölçüde gümüş gelmesi neticesi fiyatların düşmesi üzerine yaşanan ve fiyatlar ihtilali denen karışıklık. Bu vaziyet karşısında küçük timar sahipleri, uzak ve masraflı seferlerden kaçınmaya başladı. Diğer taraftan Orta Avrupa’da yapılan savaşların harp usullerinde meydana gelen değişiklikler, tüfekli yaya askerine olan ihtiyacı ortaya çıkardı. Ayrıca Timarlı sipahiler, silah ve techizat bakımından değil, teşkilat ve taktik bakımından da modern savaş şekline ayak uyduramıyorlardı.


Örnek Cümleler

  • Vatansız kalan Yahudi ve Müslümanlara Osmanlı Devleti kucak açmış ve onları gemilerle Selanik, İzmir ve İstanbul'a getirmişti.
  • SAVAŞLARDA 120 BİN ASKER ESİR DÜŞTÜ 8 Ekim 1912-29 Eylül 1913 arasında gerçekleşen Balkan savaşlarında Osmanlı Devleti topraklarının büyük bir kısmını kaybetti.

Sizde içinde "Osmanlı Devleti" geçen bir cümle paylaşın !


Son Aranan Kelimeler